Soruların, zihnin aydınlanmasında şaşırtıcı bir etkisi var. Bunun güzel örneklerinden biriyle Yapı Mimarlık Tasarım Kültür Sanat Dergisinin Tasarım/Kent başlığı altında Vietnam’ın Vinh kentinde yer alan, MIA Design Studio tarafından tasarlanan The Park hakkındaki yazısında karşılaştım.

Yazıda; Tasarımcılar şu sorudan hareketle yola çıkmışlar: “Bir kamu hizmet tesisinin karmaşık işlevlerini kentle uyumlu bir şekilde nasıl harmanlayabilir; ferah, doğal bir ortam yaratırken ana trafik aksına sorunsuz bir şekilde entegre olarak yapıyı nasıl neredeyse “görünmez” hale getirebiliriz?

Bu satırlara, bu zihniyete aşık oldum.

Kentlerin yapılaşmasında sözü geçenlerin zihniyetinin tam da bu düşünceye sahip olması gerekir düşüncesindeyim! Çevreye, yeşile saygı duyan, estetik ve sanat barındıran, sağlam yapılardan oluşan kendine ait kültürü ve kişiliği olan kentler yaratmak mümkün iken, neden kentlerimizi tek amacı daha çok para kazanmak olan müteahhitlerin eline bırakıyoruz?

 

Başta 1999 ve 2023 depremlerinde olmak üzere binlerce insan daha çok para kazanmak isteyen müteahhitler yüzünden can verdi. Evimiz dediğimiz evler tabutumuz oldu. Artık en ufak sarsıntıda korkuyla binaları terk etmeye çalışıyoruz. İnsan kendi evinde, kentinde, ülkesinde güvende hissetmezse sağlıklı yaşaması mümkün mü? Tek isteğimiz sağlamlık oldu. Ülkemde neden daha fazlasını isteyemiyoruz. Kamu ya da özel yapıların hem sağlam, hem çevreye uyumlu, hem enerji sarfiyatına dikkat eden, hem estetiğe, tasarıma sahip olmasını, hem de fiyatının alınabilir olmasını isteyemiyoruz.

Yazık ki, tek amaç para kazanmak ve bu durum her kurum ve kuruluşa, vatandaşlara yavaş yavaş sirayet ediyor.

Haber kanallarında izliyoruz, tek amaç; daha çok para kazanmak olduğunda ne doktora, ne hemşireye, ne müteahhite, ne bürokrata, ne siyasetçiye, ne hakime, ne tüccara, ne mühendise güvenebiliyorsun. Bu güvensizliklerle başedebilmek için evimize, kentimize, ülkemize ve kendimize güvenmeliyiz.

Kime ne kadar güveniyorsunuz? Durun ve düşünün.

Çocukluğumuzdaki sakin, bahçeli evlerden oluşan kentlerin hızlı ve düzensiz büyümesine modernleşme adını vermedik mi? Yeni yeni fark ediyoruz ki, biz modernleşmeyi çok yanlış anlamışız. Modernleşirken yapılarımızla birlikte bizler de yozlaşmışız.

Estetikten, tasarımdan, doğaya ve çevreye saygıdan uzak evlere milyonlar vermemiz içinizi sızlatmıyor mu? Yeşil alandan, oyun parklarından yoksun, trafik keşmekeşine esir olmuş kentlerde yaşamak sizi bunalıma sürükleniyor mu?
Bol güneşli ülkemizin güneş enerjisini bahçe, bina ve sokak aydınlatmasında kullanımının zorunlu olmamasının arka planında enerji firmalarının parmağı olabilir mi?

Koca koca havuzları olan çok katlı apartmanlar yerine kendi müstakil bahçenizde ağaçlar içinde, yeşil enerji dostu, temiz, mimari tasarıma önem verilmiş evlerde yaşamayı hak etmiyor musunuz?

 

 

Bu sorular ışında;

Güvenli, temiz, kişiliği olan yemyeşil kentlerde yaşadığınızı,
Bahçenizdeki meyve ağacının altına attığınız masanın etrafına toplanmış sohbet ettiğinizi,
Çocuklarınızın yemyeşil parklarda koşuşturduklarını,
Kuş seslerine kulak verdiğinizi,
İster güneşin sıcaklığını,
İster yağmur damlalarının serinliğini hayal edin. Dünyada bunu sunabilen şehirler mevcut. Neden bizim yaşadığımız şehirler de bunlardan biri olmasın.

Hayal ettiklerinizin gerçekleşmesi için dua mı edersiniz, evrene mesaj mı gönderirsiniz, yoksa bu hayalin peşinden koşup söz sahibi otoriteler ile mücadele mi edersiniz? bilmem. Evlatlarımızın daha güzel kentlerde yaşaması için bir adım atmanız gerekiyor.

Üç deyince;
Bir, iki, üç!

 

Sevgiler

Ayşegül Ekşi • 07/11/2024

About the Author: Ayşegül EKŞİ

Leave A Comment